Nasıl Yetiştirildiğin Önemli. Yine de Büyümek ve Kim Olacağını Bulmak Senin Sorumluluğun.
- Çocukluğun seni açıklar; ama seni tanımlamak zorunda değildir
- Sana öğretilenleri değiştiremezsin
- Sana yaşatılanları geri alamazsın
- Bir noktadan sonra soru değişir
- Geçmişini suçlamak da bir kimlik haline gelebilir
- Peki “özgün benlik” nerede başlıyor?
- ÖZGÜNCE: Sana verilmiş hayatın içinden kendi hayatını seçmek
İnsan kendisini tek başına yaratmaz. Dünyaya geldiğimiz anda henüz kim olduğumuzu bilmeyiz. Bize önce bir aile, bir dil, bir kültür, bir ev, bir ilişki biçimi ve bir dünya sunulur. Sevilmenin, görülmenin, hata yapmanın, başarılı olmanın, kadın ya da erkek olmanın, güçlü olmanın, ihtiyaç duymanın ve ihtiyaçlarını ifade etmenin ne anlama geldiğini büyük ölçüde ilişkilerimizin içinde öğreniriz. Bu nedenle bugün olduğumuz insanın bazı parçalarını anlamak istiyorsak, çocukluğumuza bakmak önemlidir. Gel özgün olmak ne demek bu yazıda beraber keşfedelim.
Çünkü çocukluk, gençlik yalnızca geçmişte kalmış bir dönem değil…Çocuklukta öğrendiğimiz bazı ilişki kalıpları, inançlar ve savunma biçimleri yetişkinlikte de bizimle birlikte yürüyebilir. Bazen bir ilişkide neden bu kadar hızlı geri çekildiğimizi, neden terk edilmekten bu kadar korktuğumuzu, neden sürekli güçlü olmak zorunda hissettiğimizi, neden “hayır” demenin suçluluk yarattığını veya neden başarıyı kendimize değer vermenin koşulu haline getirdiğimizi anlamakta zorlanırız. Oysa bugünkü tepkimizin köklerinden bazıları çok daha eski olabilir.
Bağlanma araştırmaları da erken ilişkilerin, çocuğun kendisi ve diğer insanlarla ilgili beklentilerinin oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Özellikle John Bowlby ve Mary Ainsworth’un çalışmaları, erken bakım veren ilişkilerinin güven, yakınlık ve ayrılık deneyimleriyle bağlantısını anlamamız açısından önemli bir temel oluşturdu. Ancak burada çok önemli bir ayrım var: Bir şeyi çocukluğumuzda öğrenmiş olmamız, onu hayatımız boyunca değiştiremeyeceğimiz anlamına gelmez.
Çocukluğun seni açıklar; ama seni tanımlamak zorunda değildir
Bence yetişkinlikte yapılabilecek en önemli ayrımlardan biri budur.
Çocukluğumuz, bugün olduğumuz kişinin bazı parçalarını açıklayabilir. Fakat açıklamak ile belirlemek aynı şey değildir.
Bir çocuk sevgiyi kazanmak için sürekli uyum sağlamayı öğrendiyse, yetişkin olduğunda başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyabilir. Sürekli eleştirilen bir çocuk, yetişkin olduğunda hata yapmaktan kaçınabilir veya mükemmeliyetçiliğin arkasına saklanabilir. Duygularına yeterince alan açılmayan bir çocuk, büyüdüğünde ne hissettiğini anlamakta zorlanabilir. Çok erken yaşta “güçlü olmak” zorunda kalan biri ise yetişkinliğinde yardım istemeyi zayıflık olarak algılayabilir.
Bunları fark etmek son derece değerlidir.
Çünkü fark etmediğimiz şeyi değiştirmek zordur.
Fakat burada başka bir tuzağa düşmemek gerekir: Geçmişimizi anlamak, bugünkü hayatımızdaki her şeyin sorumluluğunu geçmişimize vermek anlamına gelmez.
“Ben böyleyim çünkü çocukluğum böyleydi.”
cümlesi bazen bir farkındalık cümlesi olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüşebilir.
Oysa geçmiş bize bir açıklama sunabilir; fakat bir ömür boyu kullanmak zorunda olduğumuz bir kader belgesi sunmaz.
Sana öğretilenleri değiştiremezsin
Çocukken bize verilen mesajları seçme şansımız yoktu. Hangi ailede doğacağımızı, hangi kültürde büyüyeceğimizi, ebeveynlerimizin hangi inançlara sahip olacağını, onların kendi yaralarının bize nasıl yansıyacağını belirleyemedik.
Belki bize sevginin koşullu olduğu öğretildi. Belki değerli olmak için başarılı olmamız gerektiğini düşündük. Belki iyi bir çocuk olmak, sessiz olmakla eşleştirildi. Belki kadınlığımız, erkekliğimiz, bedenimiz, duygularımız, cinselliğimiz, paramız, kariyerimiz veya ilişkilerimiz hakkında bize hazır kurallar verildi.
Çocuk zihni bunların çoğunu sorgulayabilecek bir mesafeye sahip değildir. Dünyayı önce yetişkinlerin gözlerinden öğrenir.
Ancak yetişkinlikte başka bir kapasite ortaya çıkar:
Sorgulama kapasitesi.
“Bana böyle öğretildi ama bu gerçekten benim inancım mı?”
“Bunu gerçekten ben mi istiyorum?”
“Yoksa kabul görmek için mi bunu yapıyorum?”
“Bu benim değerim mi, yoksa bana aktarılan bir değer ölçüsü mü?”
İşte dönüşümün başladığı yer burasıdır.
Carl Jung’un bireyleşme fikri de bu açıdan çok güçlü bir perspektif sunar. Jung’a göre psikolojik olgunlaşmanın önemli bir parçası, bize toplum ve ilişkiler aracılığıyla verilen persona ile kendi daha bütün benliğimiz arasındaki farkı görebilmektir. Yani yalnızca “iyi kız”, “başarılı kadın”, “güçlü erkek”, “iyi anne”, “iyi eş”, “başarılı profesyonel” gibi rollerin içinde yaşamaktan çıkıp, bu rollerin arkasındaki kişiyi keşfetmeye başlamak.
Bu yüzden büyümek yalnızca yaş almak değildir.
Büyümek, sana verilmiş kimlikleri bilinçli olarak yeniden değerlendirebilmektir.
Sana yaşatılanları geri alamazsın
Hayatın en zor taraflarından biri de budur: Bazı şeyleri anlayabiliriz ama geri alamayız.
Geçmişte söylenmiş bir söz söylenmemiş olmaz. Yaşanmış bir ihmal hiç yaşanmamış hale gelmez. Kaybedilmiş bir zaman geri gelmez. Çocukken alamadığımız bir sevgiyi geçmişe dönüp kendimize veremeyiz.
Bu nedenle iyileşme her zaman “olanı düzeltmek” değildir.
Bazen iyileşme, olanı değiştiremeyeceğimizi kabul ederek onunla ilişkimizin biçimini değiştirmektir.
Burada travma ve stres araştırmalarının bize önemli bir şey hatırlattığını da söyleyebiliriz: İnsan beyni ve sinir sistemi deneyimlerden etkilenir; fakat yetişkin beyninde de değişim kapasitesi vardır. Nöroplastisite kavramı, beynin deneyim, öğrenme ve çevreyle bağlantılı olarak değişebildiğini ortaya koyar. Yani geçmiş deneyimler önemli olsa da insan yalnızca geçmiş deneyimlerinin pasif bir ürünü değildir.
Bu, “Her şeyi düşünerek değiştirebilirsin” demek değildir. Özellikle ağır travma deneyimlerinde profesyonel destek çok önemli olabilir. Ama şu gerçeği hatırlamak umut vericidir:
Geçmişin sinir sisteminde iz bırakmış olabilir; fakat bugün kurduğun deneyimler de beynini, bedenini ve kendinle ilişkini etkileyebilir.
Dolayısıyla iyileşme, geçmişi silmekten çok yeni bir ilişki kurmayı öğrenmek olabilir.
Bir noktadan sonra soru değişir
Belki yetişkinliğin en büyük dönüşümlerinden biri, hayatımıza sorduğumuz sorunun değişmesidir.
“Bana neden bunu yaptılar?”
sorusu bazen çok gerekli olabilir. Çünkü yaşadığımız şeyi anlamlandırmaya ihtiyacımız vardır. Adını koymak, sınır koymak, yaşananı inkâr etmemek iyileşmenin önemli parçalarıdır.
Ama bir noktada ikinci soru gelir:
“Şimdi ben bununla ne yapacağım?”
İşte bu soru bizi yeniden özne yapar.
Çünkü sana ne yaşatıldığının sorumluluğu her zaman sana ait değildir. Fakat yetişkinlikte, o deneyimlerle bugün ne yapacağın konusunda giderek daha fazla özne olabilirsin.
Bu ikisi birbirine karıştırılmamalı.
Bir insanın çocuklukta yaşadığı bir ihmalden sorumlu olması başka bir şeydir; o deneyimin bugün hayatında nasıl işlendiğini fark etmek ve destek almak başka bir şey.
Sorumluluk burada suçluluk değildir.
Sorumluluk, cevap verme kapasitesidir.
Hayat bana bunu verdi. Peki ben şimdi buna nasıl cevap vereceğim?
Bu soru, insanın kendi hayatına geri dönmesini sağlar.
Geçmişini suçlamak da bir kimlik haline gelebilir
Bazen insan kendini özgürleştirmek isterken başka bir kimliğin içine sıkışabilir: “Yaralı ben.”
Geçmişte yaşadıklarımızı kabul etmek önemlidir. Fakat bütün kimliğimizi yaralarımız üzerinden tanımladığımızda, iyileşmek istediğimiz şeyin kendisi yeni bir kimlik haline gelebilir.
Ben yaralarım değilim.
Ben çocukluğum değilim.
Ben bana söylenenler değilim.
Ben bana yaşatılanlar değilim.
Ama bunların hepsinin hayatımdaki izlerini fark edebilirim.
Ve daha önemlisi, bunların içinden nasıl biri olacağımı yeniden seçebilirim.
Bu seçim her zaman kolay değildir. Çünkü otomatik davranışlar güçlüdür. Yıllarca tekrar edilen düşünceler ve ilişki biçimleri bize “doğal” gelebilir. Fakat farkındalık, otomatik olanla seçilmiş olan arasındaki mesafeyi açmaya başlar.
Belki de özgürleşme dediğimiz şey tam olarak budur:
Otomatik yaşamaktan bilinçli yaşamaya geçmek.
Peki “özgün benlik” nerede başlıyor?

Benim için bütün bu yolculuk sonunda çok daha temel bir soruya geliyor:
“Bütün bunlardan önce ve bütün bunların ötesinde ben kimim?”
Çünkü hayatımız boyunca üzerimize birçok katman gelir.
Ailenin bize verdiği kimlikler.
Toplumun bizden bekledikleri.
Kültürün öğrettikleri.
Cinsiyet rollerimiz.
Mesleğimiz.
Başarılarımız.
Başarısızlıklarımız.
İlişkilerimiz.
Ebeveynliğimiz.
Bedenimiz.
Korkularımız.
Savunmalarımız.
Hatta zaman zaman ruhsal ve kişisel gelişim yolculuğumuzda oluşturduğumuz yeni kimlikler bile…
Bütün bunların altında başka bir katman vardır.
Özgün benlik.
Özgün benlik, “Ben artık hiçbir şeyden etkilenmiyorum” demek değildir.
Tam tersine; beni etkileyen şeyleri bilmek, nereden geldiklerini görmek ve yine de kendi seçimimi yapabilmektir.
Bu nedenle özgünlük, istediğini yapmak değildir.
Özgünlük, neyin gerçekten sana ait olduğunu ayırt edebilecek kadar kendini tanımaktır.
ÖZGÜNCE: Sana verilmiş hayatın içinden kendi hayatını seçmek

Benim ÖZGÜNCE ile anlatmak istediğim yolculuk tam da burada başlıyor.
ÖZGÜNCE, geçmişini reddetmek değil; geçmişinin seni yönetmesine izin vermeden onu anlamlandırabilmek.
Aileni suçlamak değil; ailenden, kültüründen ve deneyimlerinden sana geçen kodları fark edebilmek.
Bir başka kimliğe dönüşmek değil; sana ait olmayan kimlikleri ayıklayarak kendi özgün benliğinle temas etmek.
Çünkü belki de hayatın bir döneminde hepimiz şu soruyu soruyoruz:
“Benden ne olmam beklendi?”
Sonra başka bir soru geliyor:
“Ben ne oldum?”
Ve bir gün daha derin bir soruya ulaşıyoruz:
“Ben aslında kimim?”
ÖZGÜNCE benim için bu üçüncü sorunun peşinden gitmek.
Kendimize ait olmayan inançları, rolleri ve beklentileri fark etmek; bedenimizi, duygularımızı, zihnimizi ve ruhumuzu yeniden dinlemek; gölgemizle karşılaşmak; özdeğerimizi dışarıdan değil içeriden kurmayı öğrenmek ve bütün bunların sonunda kendimize daha sahici bir yer açmak.
Çünkü özgünlük hazır bir kişilik değildir.
Özgün olmak ne demek? Kendinle kurduğun ilişkinin giderek daha dürüst hale gelmesidir.
Ve belki de yetişkinliğin en büyük hediyesi şudur:
Çocukken sana kim olacağını söyleyen birçok ses vardı.
Ama büyüdüğünde, ilk kez kendi sesini seçebilirsin.
Nasıl yetiştirildiğin önemlidir.
Sana ne öğretildiği önemlidir.
Neler yaşadığın önemlidir.
Bütün bunların sende bıraktığı izler önemlidir.
Ama hikâyenin son cümlesini geçmişin yazmak zorunda değildir.
Çünkü bir noktadan sonra soru artık:
“Bana ne oldu?” değil.
“Bütün bunlardan sonra ben kim olmayı seçiyorum?”
Ve belki de gerçek büyümek tam burada başlar.
Geçmişini değiştirebildiğinde değil; geçmişinle birlikte kendine yeni bir gelecek yazabildiğinde.
Nasıl yetiştirildiğin önemli.
Yine de büyümek senin sorumluluğun.
Ve ÖZGÜNCE, bu sorumluluğu bir yük olarak değil, kendi hayatına geri dönme özgürlüğü olarak hatırlama yolculuğudur.
Eğer sen de 11 hafta boyunca özgün versiyonumuzu keşfedeceğimiz ÖZGÜNCE® masterclass‘ına katılmak istersen, aşağıdaki linkten tüm detayları öğrenebilir ve kayıt olabilirsin.




